
Şiirler: Ashraf AboArafe
BIR kuş değil…
şehrin beyaz saatidir,
kanadıyla hayatı çizer,
mevsimleri havaya imzalar.
Yaşlanmayan bir renkle,
bembeyaz tüylerle,
Boğaziçi’nin suları üzerinde
bir sabah duası gibi,
yumuşak bir kalple
acı soğuğa,
öldürücü buza direnmeyi bilen,
sabah akşam
İstanbul’un senfonisini çalar
ne bir nota ile
ne de bir orkestra şefiyle.
Bir martı,
yolları bilen gözlerle,
limanın kahkahasına benzeyen
beyaz bir sesle,
yolunu şaşırmadan uçar,
iner
sanki şehrin
kalbini nereye koyduğunu biliyormuş gibi.
Marmara Denizi’nin üzerine çıkar
mavi bir taht gibi,
Boğaz’ı geçer
iki kıyı arasında dolaşan
bir hatıra gibi,
çatıları,
ağaçları…
taşları selamlar…
sanki şehri
bir kanatla düzene sokar.
Marmara’nın sularında,
insanlar ona
ekmek ve yemiş uzatır,
avuçlarından sevinç besler gibi.
Karşılığında martı,
ses, çırpınış ve dönüşten
oluşan bir müzik sunar;
bütün canlılar dans eder,
hatta su bile
durgunluğunu unutur.
Beyazlığının hâkimiyetinden
kışın buzu da aynı rengi alır,
İstanbul’un her yanını örter,
dünyaya ilan eder
barışın nasıl olduğunu,
uyumun nasıl doğduğunu.
Görünür ki
bu martı yalnızca İstanbul’a aittir—
şehir
hangi sırrı sakladı
sularında,
minarelerinde,
sokaklarının nabzında?
Ey Mısır’ın büyük Nili,
İstanbul’un martısını
yüksek sesle çağırsaydım,
onun gizli mesajlarını
sabah akşam aldığınıza inanırdık—
sevgi,
dostluk
ve karşılıklı saygı mesajlarını,
bir zamanlar
tek olan
iki ulus arasında.
Tarih böyle yemin eder,
coğrafya buna tanıklık eder.
İstanbul martısı…
Eğer Mısır’ın üzerinde uçsaydın,
şunu doğrulardın:
barış bir misafir değildir—
Mısır’ın adlarından biridir.



